“Payitaht” karşısında “Başkent” ve Ankara’nın ruhuyla “Başkent” oluşu

Kıbrıs Gazetesi

“Payitaht” karşısında “Başkent” ve Ankara’nın ruhuyla “Başkent” oluşu

 

   Ankara, bundan tam 97 yıl önce dün, yani 13 Ekim 1923 tarihinde, Osmanlı ile, “tarihine sahip çıkma” dışında hiçbir ilgisi olmayan ve yepyeni bir devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olarak kabul edilmiştir. İsmet paşa ve 14 arkadaşının Meclise verdikleri “Türkiye Devleti’nin idare merkezi Ankara şehridir”  ifadesine sahip olan tek maddelik bir kanunun Meclis’te kabul edilmesi, Ankara’nın, bazı kesimlerin inatla İstanbul’u tekrar başkent yapmak için var güçleriyle uğraşmakta olmalarına rağmen, ulu önder Atatürk’ün deyişiyle, “ebediyen merkez-i hükümet” olarak kalacak olmasını sağlamıştır.

İngilizler’in İstanbul’u başkent

yapmak için verdikleri uğraş

   Belirtmek gerekir ki, Ankara’nın başkent olmasına karşı çıkan, hatta Ankara’yı İstanbul’a taşımak için her türlü yolu deneyenler sadece içimizden çıkmamıştır. Dünyanın en önde gelen emperyalist devleti olan, hatta Amerikalı strateji uzmanlarının ifadesiyle, “biz 10 yıl sonrayı, onlar ise 100 yıl sonrayı düşünür” dedikleri İngiltere de Atatürk’ün Ankara’yı başkent yapmaya yönelik her türlü ifade, tutum ve davranışı engellemeye çalışmış, hatta bu tutumunu, her zaman olduğu gibi, milletlerarası alana da taşımış ve başka devletleri de kendileriyle birlikte hareket etmeye zorlamıştır. İyi incelenirse, gönül rahatlığıyla “tarih boyunca Türklere en fazla zarar veren devlet” olarak niteleyebileceğimiz olan İngiltere yetkililerinin bu tutumlarını ortaya koyan beyanatları da ortadadır. Nitekim, hangi şehrin kendi başkenti olacağına karar verme yetkisini egemenliğine dayanarak çıkarmış olduğu kanunla belirlemiş olmasına ve Atatürk’ün de Ocak 1924 de, “Ankara, merkez-i hükümettir. Ve ebediyen merkez-i hükümet kalacaktır” demesine rağmen, dönemin İngiltere İstanbul elçisi Ronald.C. Lndsay, utanmadan ve sıkılmadan, her türlü diplomatik teamüle aykırı olarak, “Şunu cesaretle söyleyebilirim ki, günün birinde İstanbul’un yine Türkiye’nin başkenti olacağı hemen hemen kesindir!” diyebilmiştir. İngiltere’nin bu kadar ileri gidebilmesinde, kuşkusuz ki, “Gelin şu ülkeyi 15 yıl siz idare edin!” veya “Niye İzmir’e siz çıkmadınız da Yunanlılar çıktı?” diye nota bile veren Vahdettin ve Damat Ferit’in İngiliz severliği önemli bir rol oynamıştır.

Neden Ankara?

   İngiliz elçinin söylediği cümle gösteriyor ki, İngilizler, Çanakkale’de ve gerçekte Yunanlılarla değil İngilizlerle yapılmış olan kurtuluş savaşına rağmen Mustafa Kemal Atatürk’ü yeterince tanımamışlardı. Oysa ki, Churchill ile beraber Türklerin başına büyük belâlar açan ve “Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki, 20. yüzyılda bu dahi Türklere nasip oldu ve onu da bizim karımıza çıkardı” diyen başbakan Lloyd George Mustafa Kemal Atatürk’ü çok iyi tanımıştı. İşte yüzyılın o dâhisi, ölçmüş, biçmiş, düşünmüş ve Ankara’nın, yeni devlete ve halkına hâkim olmasını istediği ruhuyla birlikte başkent olmasını bir kanunla meclise sunulmasını istemişti.
   Neden yüzyıllardır Osmanlı’nın başkenti olan ve aynı zamanda tarih, kültür, sanat ve ihtişamın, hatta İslâm’ın da başkenti olarak kabul edilen İstanbul değil de Ankara? Ya da neden İstanbul ne zaman tehlikeye düşse taşınılması gereken bir başkent olarak düşünülen Bursa, Konya, Kayseri ve Eskişehir değil de Ankara? Aslında bu soru üzerinde çok fazla durulmuş, tartışılmış ve çok fazla söz söylenmiştir. Bunları tekrarlamanın bir anlamı yoktur. Soru basittir: Yüzyıllardır başkent olan İstanbul başkent olmaya devam edecek midir, yoksa yeni devletin başkenti Ankara mı olacaktır? Bu sorunun cevabını vermek için pek fazla uzaklara gitmeye gerek yoktur. Zira ulu önderimiz, “en büyük eserim” dediği “Cumhuriyet”ten sonra belki de bizlere bıraktığı en büyük ikinci eseri olan “Nutuk” ta açık bir şekilde anlatmaktadır. Tabii Nutuk’ta açıklananlar yanında bazı tarihi kişiliklerle yaptığı röportajları ve açıklamaları da dikkate almak gerekir.
   Mustafa Kemal Atatürk’ün “Nutuk” ta, “Yeni Türkiye Devleti’nin Başkenti: Ankara” başlığı altında verdiği bilgilere bakıldığında, ulu önderimizin Ankara’nın başkent olmasını tercih etmesinde altı ayrı nedenin önemli rol oynadığını açıkladığı görülmektedir. Bunları, Ankara’nın coğrafi konumu, askeri strateji, şehrin iklimi, ulaşım imkanları ve özellikle tren hattı, bünyesinde zaten kurulmuş olan kurum ve kuruluşlar, gelişmeye elverişli olması ve Ankara ile İstanbul arasında yapılacak olan seçime ilişkin iç ve dış tartışmaların bir an önce son bulması olarak sıralamak mümkündür. Aslında bu nedenlere yakından bakıldığında, Mustafa Kemal’in, bunların zaten bilinen ve tartışılmış olan nedenler olmasından dolayı, bu nedenlerin üzerinde pek fazla durmadığını, ancak “payitaht ve başkent” kavramları üzerinde önemle durduğunu söylemek mümkündür. İstanbul’u halâ “payitaht” olarak kabul edenler ve bu ad altında İstanbul’u başkent yapmayı hayal edenler olduğuna göre bu iki kavram üzerinde durmakta yarar vardır.

“Payitaht” ve “Başkent” kavramları

   Atatürk, Nutukta “payitaht” ve “başkent” kavramlarının üzerinde ısrarla durmasının nedenini, “…başta Refet Bele Paşa olmak üzere, İstanbul’un yeni milletvekillerinden bazılarının İstanbul’un “payitaht” olması gerektiğini ve mutlaka olacağını” ifade etmeleri olarak açıklamış ve kendisi ile kendisini destekleyenlerin “başkent”  kelimesinin kullanılmasını savunduklarını söyleyerek iki kavramın farklı olduğunu önemle vurgulamıştır. Atatürk devamla, “payitaht” sözcüğünün yeni Türkiye devletinde kullanılmasına gerek kalmadığını göstermenin zamanının artık geldiği için Ankara’yı yeni devletin “başkent”i olarak kanunla ilân ettiklerini Türk ve dünya kamuoyuna açıklamıştır.
   Aslında, Mustafa Kemal’in, “payitaht” ile “başkent”  böylesine altını çizerek ayırmasının nedenini ve ülkenin başkentinin belirlenmesi sırasında neden ısrarla uzak durduğunu yakın dönem Türkiye tarihini iyi okumuş olanlar tahmin edebilirler. Şöyle ki, payitaht sözcüğü, Mustafa Kemal’e pek yakında tarihin tozlu sayfalarına katmayı düşündüğü hilâfeti hatırlatıyordu. İstanbul’un yeni cumhuriyetin başkenti olmaya devam etmesi, onun gözünde hilâfetin de devam etmesi ve her alanda yapılan bunca mücadelenin boşa gitmesi, yani Osmanlı’ya geri dönüş demekti. Kuşkusuz ki, böyle düşünmesinde, kurtuluş savaşında yan yana, omuz omuza savaştığı en yakın silah arkadaşlarından Refet Bele, Rauf Orbay ve Ali Fuat Paşa’nın, kurtuluş savaşının bitiminden sonra açıkça padişahın yanında, yani saltanat ve hilafeti destekleyeceklerini açıklayarak Mustafa Kemal’i yalnız bırakmaları olmuştur. Bu gerçeği, saltanatın kaldırılmasından sadece 15-20 gün önce Refet Paşa’nın Ankara Keçiören’de bulunan bağ evinde yenen akşam yemeğinde yapılan konuşmalardan açık bir şekilde anlıyoruz. Ne demişti Rauf Bey? “Saltanat ve hilafet makamına vicdanımla ve duygularımla bağlıyım. Padişaha bağlılık borcumdur. Halife’ye bağlılığım ise terbiyem gereğidir. Bizde milleti ve kamuoyunu elde tutmak güçtür. Bunu ancak hilafet ve saltanata makamı sağlar!” İnanılması güç değil mi? Bunu söyleyen Mustafa Kemal’in en yakın arkadaşlarından bir tanesi! Ya Mustafa Kemal’le birlikte Samsun’a çıkan Refet Bele Paşa? Onun söyledikleri daha da kısa ve özdü: “Rauf Bey’in düşüncelerine tümüyle ve aynen katılırım!”. Harp okulunda okurlarken Kuzguncuk’taki paşa babasının evine gidip kaldığı, onlarla aynı sofraya oturduğu en eski arkadaşı Ali Fuat Cebesoy Paşa? O hiçbir şey söylemeye cesaret edememiş, “ben uzun yıllardır yurt dışındaydım, gelişmeleri takip edemedim!” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmıştı! İşte ulu önderimizin payitaht ile başkent sözcüklerini olağanüstü bir dikkatle ayırmasının ve başkent sözcüğünü benimsemesinin nedeni, ülkenin düşman işgalinden kurtarılmasından sonra, ikballerini halâ inatla payitahtın, yani hilafet ve saltanatın, kısaca Osmanlının kanatları altında sürdürmek isteyen bu muhalif gruba yeni Türkiye sahnesinde bir rol vermemekti. Aksini yapması halinde, bu insanların giderek ülkeyi eski haline getireceklerinden emindi. Bu nedenle, yepyeni bir devlete yepyeni bir “başkent” olarak Ankara’yı seçti ve kendi ifadesiyle, bu şehrin tarihinden gelen ruhunun, yani “Ankara Ruhu”nun yeni devlet Türkiye Cumhuriyeti’ne bir ışık, bir itici güç, bir rehber olmasını amaçladı.

“Ankara Ruhu”

   Nedir “Ankara Ruhu”? Başta Nutuk ve diğer konuşmaları dikkatle okunduğunda, ulu önderin “Ankara Ruhu” olarak dile getirdiği tablonun karakteristik özellikleri şu şekilde açıklamamız mümkündür:  Mustafa Kemal Atatürk’e göre, payitaht kavramında somutlaşmış bulunan Osmanlı eskimiş, çağa ayak uyduramamış, köhneleşmiş, kokuşmuş,  yapılan bir çok işlemin İslâm’a uydurulması için her türlü hilenin yapıldığı ve Bizans oyunlarının bin bir çeşidinin döndüğü bir düzenin ifadesidir. Sevr ile birlikte orduları dağıtılmış, silâhları elinden alınmış, dağılmış,  hiçbir harekât kabiliyeti olmayan bir devlettir. Halkı da, yüzyıllardır sadece sülalesini düşünen, “Biz Türk’üz” bile diyemeyen Osmanlı sülâlesi tarafından bağnazlık, gericilik, şeyhlik, cemaatçilik ve tarikatlarla yoğrulmuş fakir ve yorgun bir halktır. Üretim, sanayi, ulaşım, eğitim ve sağlık tek kelimeyle ‘sıfır’dır.  Buyurun size sadece bazı rakamlarla Osmanlı’nın yeni devlet Türkiye Cumhuriyetine bıraktığı miras: 11 milyonluk bir nüfus, %80’i kırsal kesimde, 40 bin köyde yaşıyor. Bu 11 milyon insanın sadece %2’si okuma ve yazma biliyor! 40 bin köyün 37 bininde okul yok! Tüm ülkede sadece 377 doktor var. Yani doktor başına 30 bin kişi düşüyor! Tüm ülkede 434 sağlık memuru ve 60 eczacı var! Diplomalı ebe sayısı ise sadece 136 kadın! Zorunlu eğitim çağına gelmiş çocukların sadece dörtte biri, okula gidebiliyor. 11 milyona 337 bin ilkokul öğrencisi… Saltanatlarını korumak için ülkenin idaresini bile İngilizlere teklif eden padişahlarımız, sadrazamlarımız ne yapıyorlardı? Hiç bir şey! Sonunda zaten onların gemileriyle ülkeden kaçtılar. Bazıları da Amerikan mandasının kabul edilmesini istediler ve edilmeyince çeşitli Avrupa ülkelerine sığındılar.
   İstanbul’un dillere destan şaşaalı tarihi, elit ve aristokrat yerli halkı, bir kültür ve sanat merkezi olduğu gerçeği artık tarihe karışmıştır. Oysa Ankara, kısa bir zaman dilimi için de olsa, Anadolu Selçuklularının dağılmasından sonra sahip olduğu ve özü demokratik katılımcılığa dayanan “Ankara Cumhuriyeti Devleti” olma özelliğine 1923’lerde de sahiptir. Ankara halkı, milli mücadeleye verdiği katkı ile, yurtsever ve demokratik kimliklerini  canları pahasına ortaya koymuşlardır. Bu anlamda “Ankara Ruhu” sadece Ankaralıların değil, başkenti Ankara olan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin de ruhudur. “Ankara Ruhu” demek, payitahtın aksine gericilik değil, ilericiliktir, bağnazlık değil, çeşitli sosyal ve ekonomik görüşlere bir arada saygı duymaktır, şeyhlik, tarikatçılık, cemaatçilik değil, hangi din ve mezhepten olursa olsun, dine saygı duyma, dinin gereklerini eksiksiz yerine getirmeye çalışma ve bu gerekleri yerine getirenlere de, getirmeyenlere de saygı duymaktır. Din işlerini devlet işlerinden ayırma ve vatandaşa dinine ve mezhebine göre işlem yapmamaktır. İç ve dış politikada vatandaşlardan gerçekleri gizleme ve Bizans oyunlarına başvurma, kendi söylediklerine sadece kendisinin inanması değil,  açıklık, dürüstlük ve ulusal çıkarları koruyarak barış içinde yaşamayı sağlama ve bu yolda komşu ülkelerle ilişkiler kurmaktır. Ekonomik refahı ve zenginliği Amerikan kapitalizminde değil, Anadolu insanının alın terinde aramaktır. Özetle, “Ankara Ruhu”, bir aydınlık, bir çağdaşlık, bir barış içinde yan yana yaşama, bir bilimsellik olup, artık kimsenin inanmadığı “şark kurnazlıklarından” uzak durma ve özellikle,  Osmanlıyı yeniden kurma, ihya etme hayallerine kapılarak “geri gel ey Osmanlı!” diye ağlamama, bu yönde bir kültür oluşturma çabalarına girmemektir.

“Ankara Ruhu” ile

hukuk eğitimi alma

   İlginçtir, yavaş yavaş insanımızın beynine yerleşmeye başlayan “Ankara Ruhu” kavramının ilk somut uygulaması herhalde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinin kuruluşu sırasında yaşandı. Yeni devletin kurulmasından sonra, İslâm hukukuna dayanan eski hukuk sisteminin, ne devletin, ne toplumun ihtiyaçlarına cevap veremeyeceği açıktı. Yavaş yavaş bir hukuk devrimine girişildi ve gelişmiş batı ülkelerinden bazı kanunlar, kurulan komisyonlar tarafından incelenerek ve gerekiyorsa kısmen değiştirilerek iktibas edilmeye (alınmaya) başlandı. Ancak bu sefer de şu soru ortaya çıktı: Bu yeni kanunları kim uygulayacaktı? Eski hukuk düzeninin uygulandığı dönemde hukuk eğitimi almış olan hukukçularımızın bunları uygulayabilmeleri mümkün değildi. Bu nedenle çağdaş bir hukuk eğitimi verecek bir hukuk fakültesinin kurulmasına acilen ihtiyaç vardı.  Atatürk derhal bu yönde bir talimat verdi. Zaten daha cumhuriyetin ilân edildiği ilk günlerde yapmış olduğu bir sohbette,“açacağı ilk yeni fakültenin bir hukuk fakültesi olacağını” yakın çevresine söylemişti. Bu talimat üzerine Meclis çalışmaya başladı ve 1925 yılında Ankara’da bir hukuk fakültesi açılmasına ilişkin kanun tasarısını hazırladı. Ancak bu sefer de ortaya şu sorun çıktı: Yeni açılacak olan hukuk fakültesi hangi müfredatı (programı) okutacaktı? Yeni devletin altyapısını hazırlayacak olan hukukçular yetiştirecek olan bu yeni fakülte açısından konu çok önemliydi. Nitekim bu önemi nedeniyle, çok uzun tartışmalar yapıldı. Tartışmalar devam ederken bir milletvekilinin önerisi üzerine, “yeni hukuk fakültesinin kendi programını hazırlayana kadar, İstanbul Hukuk Fakültesinde okutulan programın ‘ANKARA RUHU İLE OKUTULMASI’na karar verildi”. Bunun üzerine, benim de mezunu olmaktan her zaman gurur duyduğum Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi derslere “Ankara Ruhu” ile başladı ve “Ankara Ruhu” kavramı da meclis kayıtlarına da geçmiş oldu.
  

 

 Haber Kıbrıs

Buradan Haber Kaynağına Ulaşabilirsiniz

 

 

Yorum bırakın