Pazartesi notları

Kıbrıs Gazetesi

Pazartesi notları

 

   GÜZELDİR GÜVENEBİLMEK: Belirsizliklerin içinde bocalıyoruz, maaşların akıbeti bile belli değil. Hükümet hazineye para çekebilmek adına sıkboğaz oluyor. İnşallah yeni bir borçlanmaya gitme zorunluluğu doğmaz.  Ama bazı bankalar yaklaşan yıl sonunda13’ncü maaşın ödenebileceğinden o kadar eminler ki, o maaşı kredi olarak vermeyi öneriyorlar devletin memurları ile emeklilerine… Cezbedici gazete ilanları birbirini izlemekte…
   Pandeminin ve ekonomik durgunluğun sürecinde de olsak, her şeye karşın devlete ve kazanılmış haklara güvenebilmek güzel şeydir be kardeşim.
                                                                              ***
   DİL MESELESİ: 26 Eylül Türk Dil Bayramı idi… Türk dili öz dilimiz olduğu halde bu bayramı kutlayan tek bir etkinliğimiz olmadı bizim KKTC’de… Türk Dil Kurumu’nun da kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözü, güzel Türkçemizi kasıtlı olarak bozmayı amaçlı bir kampanyaya dönüştürenlere gitsin: “Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir.”
   Türk milletinin bu kutsal hazinesine saldıranlara karşı elbette ki öfkeliyiz… Büyük Atatürk’ün vurgusunda net bir evrensellik vardır kesinlikle… Çünkü aslında her milletin dili o milletin kutsal hazinesidir. Ve “millet” bilincinde olan hiç kimse ne kendi dilinin, ne de başka dillerin yozlaştırılmasına ve anlaşılmaz biçime getirilmesine onay veremez.
   En büyük zenginliğimiz olan dilimizi büyük Türk şairi, Türk dilinin ustası Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde “Türkçem, benim dil bayrağım” diye tanımlar. Milli kültürümüzün yaşatılması, özenle koruyup geliştireceğimiz güzel Türkçemizden geçer. Dillerin bölgesel ve coğrafik ağızları ve söylem türleri olabilir. Çok olağan… Ama bu durum, dilin çarpıtıldığı anlamını taşımaz tabii ki… Çünkü kökende yine ana dil vardır, ana dilden kaynaklanma ve esinlenme vardır.
   ***
   ELAM DİLİ: Akıllıca eleştiriler kabul edilebilirdir, üzerinde tartışılabilirdir. Ama akıl sınırını aşan kirli kelime toplulukları tabii ki “eleştiri” olarak kabul edilemez. Türkiye’den su nakli meselesinin arıza nedeniyle güncelleşmesi üzerine sosyal medyada yapılan kimi yayınların kesinlikle “eleştiri” niteliği yoktur, kullanılan o kirli dil nedeniyle…
   Her vesilede Türklüğe, Türk’e, Türkün kültürüne ve milli değerlerine ve de Türkiye’ye hakaret edenlere hiç kimse “Rumcu” demiyor artık… Neden?.. Çünkü sıradan Rum bile bunların o ağzını kullanmaz. Solculuk ideolojik kültürdür… Bu kültürden yoksun kalarak “solcu” rozetini haksızca taşıyan bu kişilerin milli değerlerimize karşı kullandıkları dil, en faşist Rum örgütü ELAM’ın kullandığı dildir. Bunlar ELAM’ın içimizdeki uzantılarıdır maalesef…
                                                               ***
   SU YÖNETİMİ SIFIR: Dilerim su sıkıntısının artık sonundayız… Kuyulardan çektikleri suyla vızır vızır çalışan özel, belediye ve resmi su tankerleri suyu seçtikleri bireylere dağıtacak yerde su dağıtım şebekesine boşaltsalardı o kriz ortamında herkesim adil su alabilmesi sağlanmış olacaktı. Bunu düşünmekten bile aciz bir su yönetimimiz var ve bunun acısını tüm ülke çekiyor. Böyle bir düzen sağlansaydı fahiş kârla su satmakta olan tankerlere de devlet eliyle makul ödemeler yapılabilirdi… Gerçi ben böylesi bir öneri yapıyorum, ama bu ülkede adaletli paylaşıma ne zaman tanık olunabildi ki?..
                                                                              ***
   BİR DECAMERON ÖYKÜSÜ: “Salgın Dönemleri Edebiyatı” başlıklı dünkü yazımda Rönesans dönemi şair ve yazarı Giovanni Boccaccio’nun “Decameron” adlı yapıtının salgın döneminde üretilen en önemli klasiklerden biri olduğunu yazmıştım… 100 öykünün yer aldığı o kitaptan anlamlı bir öykü ister misiniz?.. Mutabıksak, buyurun efendim; işte“Yalancı Aşçı ve Turna Kuşu” adlı öyküyü seçtim sizler için:
   Bir zamanlar, Floransa’da zengin bir soylunun yalancı bir aşçısı varmış. Bir akşam, efendisinin verdiği davet için şişe geçirdiği turna kuşunu pişirirken, köylü kadınlardan biri onu görmek için uğramış:
   “Bu kızartma da ne kadar güzel kokuyor! Tadına bakabilir miyim?” diye sormuş işveyle… Güzel kadına hoş görünmek isteyen aşçı, turna kuşunun bir butunu ona armağan etmiş hemen…
   Kızartma sofraya götürüldüğünde, ev sahibi hemen bir parçasının eksik olduğunu fark etmiş ve aşçıyı çağırtmış.
   “Turna kuşunun öteki butuna ne oldu?” diye sormuş ona… Aşçı kendinden gayet emin, “Turna kuşlarının tek butu olduğunu herkes bilir efendim!” demiş. Soylu adam, ziyafet konuklarının önünde yerinden fırlayarak “Sen benim hayatımda ilk kez turna kuşu gördüğümü mü sanıyorsun?” diye bağırmış.
   “Ama bu doğru!” diye ısrar eden aşçı; “bana canlı turna kuşları bulabilirseniz, size bunu kanıtlarım!” diye oldukça ısrarlı konuşmuş.
   “Yarın sabah benimle köye göl kenarına gel… Turna kuşlarının kaç butu olurmuş, göreceğiz!” diye yanıtlamış canı iyice sıkılan soylu.
   Ertesi gün, aşçı efendisine bir turna kuşu sürüsü göstermiş. Hepsi çayıra keyifle dağılmış, öylece tek bacakları üstünde duruyorlarmış.“İşte efendim! Gördüğünüz gibi, turna kuşlarının yalnız bir tek butu var!” demiş o kendine özgü güveniyle aşçı.
   Soylu adam ellerini çırpmış ve kuşlar o anda havalanıp uçmuş. Böylece aşağıdan uzun bacaklarının ikisi de görünmüş oldu turnaların… “Şimdi ben de iki bacaklı olduklarını gördüm!” demiş palavracı aşçı kurnazca. “Ama dün gece sofrada, siz ellerinizi çırpmamıştınız, efendim!” diye de eklemiş…
   Kıssadan hisse mi?.. Bu öyküyle ilgili olarak diyeceğim o ki, kurnazlar şeytani kurnazlıkları için gerekçe bulmakta hiç de zorlanmazlar…
  

 

 Haber Kıbrıs

Buradan Haber Kaynağına Ulaşabilirsiniz

 

 

Yorum bırakın