Çok yönlü şairimiz Rıfat Ilgaz

Kıbrıs Gazetesi

Çok yönlü şairimiz Rıfat Ilgaz

 

Yaşam Öyküsü

   Edebiyat dünyamızın çok yönlü bir şairi olan Rıfat Ilgaz, 7 Mayıs 1911’de Cidde’de doğdu. Sanat çalışmalarına şiirle başlayan Rıfat Ilgaz daha sonra roman, öykü, çocuk kitabı, oyun ve fıkra türünde yazdığı eserlerini 65 kitapta yayımladı. Tam adı Mehmet Rıfat Ilgaz’dır. Duyun-ı Umumiye memuru Hüseyin Vehbi Bey ile Fatma Hanım’ın oğludur. Baba tarafından Sivastopol, anne tarafından Bartınlıdır.

   Dönemin altı yıllık ilkokulunun, ilk beş yılını Cidde’de, son yılını Terme’de, ortaokulu Kastamonu’da okudu (1924). Ailesinin geçim zorlukları nedeniyle lise öğrenimini yarıda bırakarak yazıldığı Kastamonu Muallim Mektebi’nden 1930’da mezun oldu ve öğretmenliğe başladı. Bolu, Gerede, Akçakoca ve Gümüşova’da sürdürdüğü öğretmenlik görevinden sonra, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü bitirdi (1938). Ancak yakalandığı verem hastalığı ilerleyince bir süre İstanbul Süreyya Paşa Sanatoryumunda tedavi gördü. Ardından öğretmen olarak İstanbul’a atandı.

   İkinci Dünya Savaşı yıllarında önceleri Karagümrük Ortaokulu, daha sonra Nişantaşı Lisesi’nde Türkçe öğretmenliğini görevini sürdürdü. 1944’te yayımladığı   “Sınıf”  adlı şiir kitabı dolayısıyla bir süre tutuklandı. 1946’da Yozgat Boğazlayan’da ortaokulda sürdürdüğü görevi sırasında yeniden rahatsızlanarak İstanbul Validebağ Sanatoryumuna yattı. Ancak 1947’de öğretmenlik görevinden alındığı gibi sanatoryumdan da çıkarıldı ve bu tarihten sonra bir daha öğretmenlik yapmadı.

   Rıfat Ilgaz ilk şiirlerinde Mehmet Rıfat imzasını kullandı. Bazı dergilerde yazarlık ve yazı işleri müdürlüğü yaptı. 1952’de ‘Adembaba’ dergisini çıkardı. Dolmuş, Taş, Karikatür, Şaka gibi dönemin mizah dergilerinde yazdı. Yeni Gazete Yenigün, Yeni Ulus ile Cide ve Bartın gazetelerindeki köşe yazarlığından sonra, 1974’te Yenigün gazetesinden emekli oldu.

   Yazı ve kitapları nedeniyle pek çok kez kovuşturmaya uğradı; yaklaşık beş buçuk yıl hapis yattı. İlk evliliğini 1931’de Nuriye Hanım’la yaptı; bu evliliğinden bir kızı, 1939’da evlendiği ikinci eşi Rikkat Hanım’dan bir oğlu ve bir kızı vardır. Rikkat Hanım’dan 1949’da ayrılarak önce Fikret Hanım’la (1954), daha sonra Yüksel Hanım’la evlenen (1966) Rıfat Ilgaz’ın 1974’te ayrıldığı son eşi öykücü Afet Ilgaz’dan bir kızı daha vardır.

   Rıfat Ilgaz, 1993 yılının Temmuz ayında İstanbul’da öldü. Mezarı, Zincirlikuyu’dadır.

Sanat anlayışı

   Rıfat Ilgaz Edebiyat dünyamıza romantik şiirlerle girdi. Bunlar Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Kutsi Tecer, Halit Fahri Ozansoy gibi şairlerin etkisinde kaleme alınan şiirlerdi. “ Bu şiirler daha çok aylak sınıfın, geçim derdinden azade insanların hoşuna gidiyordu. Bizden olmayanların zevkine şuursuzca yaptığım hizmetin reaksiyonunu geç de olsa duyabildim. Bazı burjuva münekkitlerin ve antoloji derleyicilerinin hoşuna giden bu şiirler, benim gözü bağlı yaşadığım yılların en canlı bir ifadesidir “ diyerek toplumcu gerçekçi sanat anlayışını benimsedi.

   Bu dönemde eserlerinde, sakatlanan işçilere, geçim sıkıntısı çeken memurlara, emeklilere, kapıcılara, sanatoryumda ölen kimsesizlere ve büyük hayallerle avunan yoksul insanlara yer verdi. Böylelikle doğrudan doğruya Marksist anlamda bir sınıf çatışmasını vermek yerine, toplumsal tabakalar arasındaki gelir ve refah uçurumunu ve bunun yol açtığı büyük travmaları anlatmaya çalıştı. Ocak Katın Alagöz şiir kitabıyla, 1987 Toprak Şiir Ödülü’nü kazandı.

   Rıfat Ilgaz şiirlerinde toplumsal yergi ve mizah unsurunu da ihmal etmez. Onun gerçekçiliği kitabi olmaktan çok gözleme dayanır. Çizdiği tipler, öykülerini anlattığı insanlar gerçek hayattaki dramlarıyla vardır. Günümüzde mizah yazarlarının sayısı çok olmakla birlikte, eserlerinde sadece güncel malzeme ile yetinmeleri ve sanat endişesini duymamaları herhalde onları geçici kılacaktır. Rıfat Ilgaz, önceleri toplumcu şiirle edebiyata başladıysa da, asıl şöhretini Hababam Sınıfı (1957) adlı romanıyla yaptı. Eserin sahnelenmesi (1966)  ve filme alınması (1975) ona büyük şöhret sağladı.

   Rıfat Ilgaz, Hababam Sınıfı romanının büyük ilgi görmesi nedeniyle bu romanın devamını da yazdı: Hababam Sınıfı Baskında, Hababam Sınıfı Uyanıyor, Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı.

   Rıfat Ilgaz’ın çocuk edebiyatımızın gelişmesinde de büyük payı vardır: Halime Kaptan, Kumdan Betona, Öksüz Civciv, Cankurtaran Yılmaz Küçükçekmece Okyanusunda, Bacaksız Kamyon Sürücüsü gibi çocuk romanları ilgi gören eserleri arasındadır.

Rıfat Ilgaz’ın ALİŞ’İM ve TAŞ MI YESİN Şiirlerinin Çözümlemesi

Aliş’im

Kasnağından fırlayan kayışa

Kaptırdın mı kolunu Aliş’im.

Daha dün öğle paydosundan önce

Zilelinin gitti ayakları

Yazıldı onun da raporu:

 “ihmalden.”

Gidenler gitti Aliş’im

Boş kaldı ceketin sağ kolu…

Hadi köyüne döndün diyelim

Tek elle sabanı kavrasan bile

Sarı öküz gün görmüştür

Anlar işin iç yüzünü.

Üzülme Aliş’im, sabana geçmezse hükmün

Ağanın davarlarına geçer…

Kim görecek kepenek altında eksiğini

Kapılanırsın boğaz tokluğuna.

Varsın duvarda asılı kalsın bağlaman

Beklesin mızrabını.

Sağ yanın yastık ister Aliş’im

Sol yanın sevgilini.

Kızlar da emektar sazın gibi

Çifte kol ister saracak.

   Şiirde köyde ağa ile şehirde burjuva düzeninin yani iki sömürü cenderesi arasında kalmış Aliş’in trajik öyküsü dile getirilmiştir. Rıfat Ilgaz bir iş kazasından trajik bir hayat tablosu çıkarır. Bu önüne geçilebilir olayı ideolojiye dönüştürerek ondan bir düzen kavgasının kıvılcımlarını çıkartabilecek bir metin yaratır.

   Buna göre Aliş adını verdiği kahramanı, fabrikada kasnağından fırlayan kayışa kolunu kaptırmıştır. Bir gün önce öğle paydosunda Zileli de ayağını kaybetmiştir. Bu fabrikanın makineleri, işçilerin adeta kol ve ayaklarını budamaktadır. Hazin ve ürkütücü olan bu sözde iş kazalarının altında işçinin ihmali yatmaktadır. Bu tipik bir burjuva ahlâkını yansıtır. Şair tezini güçlendirmek için iyi iş hayatında sık sık karşımıza çıkan ve kabahati işçiye yükleyen ihmal bahanesini yerinde bir dikkat ile işlemiştir.

   Bundan sonra dikkatlere sunulan Aliş gibilerin hayatlarını nasıl devam ettirecekleridir. Artık ceketin sağ kolu boş kalmıştır. Aliş’in bundan sonra tek kolla kentte tutunması çok güçtür. Onun hayat alanlarından biri olarak köyü gören şair, kahramanını bekleyen dramatik durumu da özetler. Aliş köye dönüp ırgatlığa başlasa bile tek kolla sabanı nasıl sürecektir? Gün görmüş sarı öküzün durumu anlayacağını ifade eden şair, Aliş’in içinde bulunduğu çaresiz durumu özetler.

   Bu kez Aliş için, iki kolun gerekmediği bir iş bulur şair. Ağanın davarlarını gütmek için sağ kola ihtiyaç yoktur. Üstelik uzun kepenek altında kolun yokluğunu kimse fark etmez bile. Varsın Aliş boğaz tokluğuna ağanın kapısında çiftçi olarak çalışsındı. Bütün bunlar belki kabul edilebilir sıkıntılardır. Fakat Rıfat Ilgaz, şiire ruhunu veren asıl konuya dikkat çeker. Aliş’in duvarda asılı bulunan bağlaması tek kolla çalınmazdı. Bu onun ruh dünyasının yıkımı demekti. Şairin: “Varsın duvarda asılı kalsın bağlaman / beklesin mızrabını” dizeleri bu durumu bile kabullendiğini ister istemez ifade etmektedir. Bütün bunların üstünde sıra Aliş’in trajik durumunu gözler önüne seren şeye gelir. Kızlar da sarılmak için çifte kol ister:

Sağ yanın yastık ister Aliş’im

Sol yanın sevdiğini.

Kızlar da emektar sazın gibi

Çifte kol ister saracak.

   Sevdiğini doyasıya saramayacak ya da Aliş tarafından sarılamayacak bir sevgili, şiirin trajik yönünü güçlendirir. Bir kasnak kayışının yol açtığı acılar beden, yürek, ruh ve sevgi potasında eriyip gider. Aliş gibilerin acılarına iştirak etmemek mümkün değildir. Fakat şair birçok Marksist sanatçı gibi bu durumu bir ideolojiye dönüştürmekten geri durmaz. Bozuk ya da çalışma süresi dolmuş makinelerin hep burjuvaların elinde olması bir rastlantı mıdır?. İş emniyetini ihlal eden sadece Türkiye’de yeni yeni oluşmaya başlayan aç gözlü sanayicinin düşük maliyetli iş gücü ihtirası mıdır?. Faraza devlete ait fabrikalarda bu tip iş kazaları, ihmaller olmamakta mıdır?. Aliş devlete ait fabrikalarda aynı kazayı geçirmiş olsaydı, şair aynı ağıtı yakmayacak mıydı?. Buna evet demek mümkün değildir.

   Rıfat Ilgaz’ın “Aliş’im” şiiri, romantik – emekçi edebiyatın taraflı,  fakat başarılı bir örneği olarak modern Türk şiirinde yerini almıştır.

Taş Mı Yesin

Sait Faik’e

İş mi bu yaptığın Galata Köprüsü?

Havalar yağışlı mı gidiyor

Al yolcuyu bindir vapura

Düşünme sandalcı İdris’i.

Çeyreğe dolmuş mu beklesin

Kürek mi çeksin akıntıya

Söyle, İdris taş mı yesin?

Bir gözün kırmızı bir gözün yeşil

Canavar mısın Galata Köprüsü?

Şilepler bindirsin beline

Boyu devrilesi.

   Taş mı Yesin şiiri, Rıfat Ilgaz’ın Garip akımı etkisinde şaka ve ironi unsurunun ağır bastığı bir anlatımla kaleme alınmıştır. Daha çok Garip şiirinde gördüğümüz olumsuz şakalar, bu şiirde de kendini gösterir. Fakat Rıfat Ilgaz bu şiiri bir sınıfsal çatışmanın merkezine oturtmuştur. Şiirde adı geçen Galata Köprüsü ile İdris’in sandalı arasındaki geçimi ve hayatta kalması, aslında toplumsal bir sınıf çatışmasını işaret eder.

   Buna göre kapitalist – burjuva sınıfını Galata Köprüsü temsil eder. Onun tuzu kurudur. Yağışlı havalarda yolcuların üzerinden geçip vapurlara binmesine yardımcı olmaktır. Bir zamanlar Galata köprüsünün bugünkü boğaz köprüleri gibi paralı olduğu hatırlanırsa, şairin nasıl bir çatışmayı dile getirmek istediği daha iyi anlaşılacaktır. Galata Köprüsü geçimini Haliç’in kıyısından karşı kıyıya yolcu taşıyarak sağlayan sandalcı İdris’in ekmeğini kazanmasına engel olmaktadır. Galata Köprüsü’nün yaptığı bir tür tekelleşmedir.

   Sandalcı İdris, güzel havalarda aldığı yolcuları kimi zaman Boğaz’ın çeşitli iskelelerine, kimi zaman da Haliç’ten karşıya geçirmektedir. Havalar yağışlı olduğu zamanlar İdris’in sandalı kapalı olmadığı için yolcular kapalı vapurları tercih etmektedirler. Böylece ekonomik dengeler sandalcı İdris gibi alt sınıftan insanları aradan çıkarmaktadır. Şair işte bu dengesizliği dillendirmeye çalışır. Aslında bu yapı ve kurgu edebiyatımızda  çok kullanılmıştır.

   Bütün toplumcu gerçekçi edebiyat, bu örneğin çeşitli biçimlerle dönüştürülmesiyle oluşturulan metinlerle doludur. Traktörün gelmesiyle öküz arabasının körelmesi, teknolojinin gelişmesiyle fabrikalardan işçi çıkarımı, ırgatın yerini makinenin alması gibi kitleleri aç bırakacak kâr amaçlı uygulamalar, değişik şekillerde işlenmiştir. Şair burada içten içe teknolojinin, gelişmenin İdris gibileri aç bırakmasından şikâyet etmektedir. Ama asıl anlatmak istediği şey teknolojik ya da ekonomik gelişme sürecinin önünde durmak değil, yapılacak hukuksal düzenlemelerle İdris gibilerinin haklarının korunması meselesidir. Bakkalların yerini süper marketlerin ya da AVM’lerin almasına benzer bir olaydır bu.

   Her ne kadar Galata Köprüsü’ne küfretse ve onu lanetlese de nihayette o, bir zihniyetin sembolünden başka bir şey değildir. Bugün de şairin o kadar şikâyet ettiği ve İdris’in ekmeğine darbe vuran vapurlar, zaman içinde İdris’in durumuna düşmüşlerdir. Dünün İdris’in sandalının yerini bugün arabalı vapurlar, Galata Köprüsü’nün yerini de Boğaz köprüleri almıştır. Trajik durum devam etmektedir. Trajiği yaratan unsurlardan biri de bir köprü ile insan arasındaki hayatta kalma yarışıdır. Birinde kontrolsüz güç – Galata Köprüsü şairin gözünde bir canavardır – diğerinde çaresizlik egemendir.

   Şairin şiirini bir beddua ile bitirmesi çaresizliğindendir. Bu da şairin halk kültürüyle kurduğu sıkı bir ‘dil’ bağının varlığını işaret eder. Yakın dönem Türk şiirinde birçok Marksist ve toplumcu gerçekçi şairler, bu tip olayları ‘ideolojiye dönüştürerek’ yani bu gibi durumları birer ideoloji nesnesi haline getirerek şiirlerinde kullanmışlardır.         

 

 Haber Kıbrıs

Buradan Haber Kaynağına Ulaşabilirsiniz

 

 

Yorum bırakın