Ananın, babanın adını, köyünü sorarlar sonra da “geçemedin” derlerdi…

Ananın, babanın adını, köyünü sorarlar sonra da “geçemedin” derlerdi…

   ✏️–Haber Kıbrıs —✏️

   O günlerdeki komisyon başkanı ve üyeleri beni affetsin ama benim gençlik yıllarımda, Kamu Hizmeti Komisyonu, nefret edilen ve güvenilmeyen bir kurumdu.

   Çok sayıda insan yazılı sınavlarını çok iyi yaptığı halde geçemediğini, yazılıyı geçenler de sözlü sınavda sudan sebeplerle elendiğini söylüyordu. Yazılı sınav sorularının da bazı kişilere sızdırıldığı iddia ediliyordu…

    Siz de mutlaka duymuşsunuzdur, sözlü sınavlarda kişilere anasının, babasının ve geldiği köyün/ kentin adını sorarlar sonra da sonuçlar açıklandığında “geçemedin” derlerdi.

    80’li yıllarda, 90’larda, 2000’li yılların başına kadar bu böyle gitti, Kamu Hizmeti Komisyonu politize olmuş bir kurumdu, bazı kimseler ağzıyla kuş tutsa komisyonu aşması mümkün olmazdı.

     Sözlü sınavda kişilere ana adı, baba adı ve ikamet ettiği yeri sorma meselesi bir şehir efsanesi değildir, çok kişiden duydum ama bizzat bunu kendim de yaşadım. Duyum üzerine değil, yaşadığım için bu kadar net konuşuyorum.

    Ben Kamu Hizmeti Komisyonu sınavlarına tam üç kez katıldım, üç kez de yazılı sınavları geçtim. İki sözlü sınavım aynen böyle oldu; annemin adını sordular, babamın adını sordular, köyümü sordular, o kadar.

   İlkinde başka sorular geleceğini sanıp, merakla bekledim; “Tamam çıkabilirsin” dediler, şaşırdım, “affedersiniz anlamadım” dedim, “bitti, çıkabilirsin evladım” dedi birisi.

    “İyi de bu bir sözlü sınavsa, şimdi bana soru sormuş mu oldular? Zaten ailem ve köyümle ilgili sordukları sorular verdiğim evraklar üzerinde yazıyordu. Ne saçma sınav bu böyle? Başvurduğum münhal, diksiyonla ilgili bir şey değildi ki diksiyonuma baktılar diyeyim” diye geçirdim aklımdan.

     Tabii esas canımı sıkan bir süre sonra bir zarf içinde adresime gelen “sınavı geçemediniz” yazısıydı. İyi hoş da ne sordunuz ki geçemedim yahu?

    İkinci kez sözlü sınava girdiğimde artık tecrübeliydim. Sorular yine aynıydı, annenin adı nedir, babanın adı nedir, hangi köyde yaşıyorsun? İkincide bir soru daha sormuşlardı; “neden bu münhale başvurdun?” diye. Tabii sonuç yine aynı, sınavı yine geçemedik…

    Üçüncü sözlü sınavım ilginç geçmişti, daha önce yazmıştım, komisyon üyelerinden biri beni sözlü sınava başlamadan odayı terk edip, talepte bulunmama konusunda ikna etmişti.

    Bunu kısaca yine anlatacağım ama ondan önce şunu söyleyeyim, Kamu Hizmeti Komisyonu sınavlarını geçemediğim için hiç mutsuz olmadım, çünkü bu sınavlara ailemin ve diğer yakınlarımın zoru, baskısıyla giriyordum.

    Ben hiçbir zaman devlet çalışanı, halk deyişiyle devlet memuru olmayı istemedim.

    Kendimi bildim bileli gazetecilik yapmak istedim, hatta bunu da daha önce yazmıştım, babam beni partizanca bir torpille Turizm Dairesine koymuştu ama iki buçuk ay çalışıp, oraya ısınamayarak kaçmıştım…

    Birçok kişi arkamdan “enayi”, “ahmak” demişti ama hiç umumda olmadı, hem kamuya istihdam ediliş şeklimi hazmedememiştim hem de ben kendi mesleğimi yapmak istiyordum, daha az para kazanmam ve daha eziyetli olmasına rağmen.  

    Yarım bıraktığım Kamu Hizmeti Komisyonu üçüncü sözlü sınavımı bir kez daha anlatayım.

    Babama kim söylemişse söylemiş, babam “odacı münhali var, sınava gir” diye bana baskı yapmıştı, katıldım, yazılıyı geçtim, yine komisyon üyelerinin karşısına gelmiştim ama bu kez ilginç bir şey olmuştu.  

    Üyelerden birisi; “Sen gazeteci Ali Baturay değil misin?” diye sordu. “Evet” dedim… Adam konuşmaya devam etti; “Oğlum, ben seni takip ediyorum, senin bu meslekte geleceğin var. Ne işin var odacılıkta? Odacılık ortaokul düzeyi bir münhal. Sen odacı nedir, nasıl bir iştir bilir misin?” diye sordu.

     Şaşırmıştım; doğrusu odacı ne iş yapar, yüzeysel biliyordum, filmlerde gördüğüm, romanlarda okuduğum kadar aşinaydım bu işe…

     O üye; “Sen bize ‘ben gazeteciliği bırakıp odacı olacağım’ diyorsan sana söz veriyorum seni istihdam edeceğiz ama ‘mesleğimi seviyorum, orada kariyer yapacağım’ diyorsan kalk kaç buradan. Bırak da ihtiyacı olan birisini alalım” dedi.

    Düşündüm ve ona hak verdim, “teşekkür ederim” deyip, kalktım gittim… Bunu aileme ve arkadaşlarıma anlattığımda benimle dalga geçtiler, “Seni kandırdı, kim bilir arkadan ne kadar gülmüştür o komisyon üyeleri” dediler bana.

    Bilmiyorum, hiç fark etmez, beni kandırmak için yapmış olsa bile bence doğru konuşmuştu. O yıllarda gençtim, o kişi kimdi unuttum, sonra bu olayı yazdım, belki o kendisini bana hatırlatır, ona yine teşekkür edeyim diye… Bu sınavlara 1992, 1993, 94 yıllarında girmiştim…

    Kamu Hizmeti Komisyonu, politize oluşuyla, yıllarca tartışma konusu oldu, eleştirildi, muhalefetin, sendikaların, sivil toplum örgütlerinin hep hedefi oldu.

     Partizanlığa bulaştığı ve adaletli sınavlar yapmadığı yönünde çok sayıda insan hemfikirdi, muhalefetin seçim bildirgelerine kadar girmişti, “bu adaletsiz tutumu değiştireceğiz” diye.

    Gerçekten de 2005’te tüzük değişikliği oldu, artık Kamu Hizmeti Komisyonu’nda başkan ve üyeler için astığı astık, kestiği kestik yöntemi bitmişti.

    Geçmişte kişi yazılıda açık ara birinci gelse de üyelerin inisiyatifiyle elenebiliyor, 10’uncu gelen alınabiliyordu, işte artık o sistem yoktu. Artık şüpheli durumlar yargıya da taşınıyor, yargıdan dönüyordu.

     Gerçi, geçmişten kötü anıları olan çok sayıda insan yine Kamu Hizmeti Komisyonu’na güvenmiyordu, optik okuma sistemiyle sınav sonuçlarına müdahale edildiğini düşünenler bile oldu.

     Zaman zaman bazı ihtilaflar olsa da son yıllarda geçmişteki kadar şikâyet yoktu komisyondan, en azından artık 80’ler, 90’lardaki kadar partizanlığa bulaşmadığına hemfikirdi birçok kişi.

    Bu açıdan son günlerde Kamu Hizmeti Komisyonu’nun yeniden tartışılır hale gelmesi üzüntü verici bir durum.

    Tam 17 yıldır sözlü sınavlarda, en fazla üyesi olan iki yetkili sendikanın temsilcileri gözlemci olarak yer alıyor ve tam 17 yıldır bu gözlemci üyelere, diğer üyelere verildiği gibi onlara da puanlama formu (kriter puanları) verilmekteydi.

    Komisyonun bugünkü başkanı Ömer Köseoğlu, “Ben bu formları vermeyeceğim. Burayı ben yönetiyorum. Başkası 17 sene verebilir ama ben vermiyorum” mealinden şeyler söyledi ve bu konuyu sendikalarla bir zıtlaşmaya çevirdi.

    Köseoğlu, 17 yıllık teamülü yerine getirmeyeceğini, ‘puanlama formunun’ tamamen bir iç düzenleme olduğunu, bu formun gözlemci üyelere verileceğiyle ilgili herhangi bir mevzuat olmadığı gibi, komisyon kararı veya herhangi bir yazılı talimat da bulunmadığını söyledi.

   Köseoğlu ayrıca, “Kişilere ait bilgilerin korunması ve güvenliği komisyonumuzun sorumluluğundadır. Adaylara ait kişisel bilgileri içeren puanlama forumlarının gözlemcilere verilmesi gereksiz olduğu gibi Kişisel Verilerin Korunması Yasasına da aykırıdır” dedi.

    17 sene kimse bunu sorun etmedi ama Köseoğlu sorun etti, “Burayı ben yönetirim, burası dağ başı değil” diyor. Orayı siz yönetiyorsunuz elbette, size “siz yönetemezsiniz” diyen mi var?

    17 senedir verilen kriter puanlarını istemek, neden sizin yetkilerinize müdahale olsun?

    Evet böyle bir mevzuat yok ama şeffaflık adına uygulanan bir teamül var ve 17 senedir hiçbir sorun yaşanmadı.

    Ömer Bey, orada kişisel bilgiler olduğunu ve belgeyi vermenin Kişisel Verilerin Korunması Yasası’na aykırı olduğunu söylüyor. 17 sene bu kriter belgeleri sendikalara verildi sorun olmadı, 17 sene sonra sorun olacak ha?

    Komisyonun üyeleri güvenilir ama sendikacı gözlemci üyeler güvenilmez kişiler mi? O sendikacıların yüzlerce üyesi var ve sendikalar o üyelerin kişisel verilerine sahiptir, hiçbir sorun da yaşanmamaktadır. Sendikalar çalışanların haklarını koruma misyonu taşımaktadır, kişisel verilerini alıp aleyhine kullanmak gailesinde değillerdir.

    Ömer Bey, sendikaların şahsını yıpratmaya çalıştığını belirtti son açıklamasında. Bunun yolunu siz açtınız Ömer Bey… Yok yere bir zıtlaşma başlattınız, yıllardır bu tür tartışmaların içinde olmayan komisyonu siz tartışılır ettiniz.

    Sanki bir şey gizlemeye çalışıyormuş, şeffaflığın önüne geçmeye çalışıyormuş gibi bir tavır takındınız. “Öyle yapmak istiyorsunuz” demiyorum ama “burayı ben yönetirim” egosuyla sendikaları hedef almakla kavgayı siz başlattınız.  

     17 yıldır başkanlar bu belgeleri verdiğinde kurumu yönetme erklerinin kaybolduğunu düşünmedi, siz düşündünüz. Burayı siz yönetiyorsunuz ama Kamu Hizmeti Komisyonu Başkanı olmakla, Başbakanlık Müsteşarı olmak aynı şey değil. Siz halen kendinizi müsteşar zannediyorsunuz.

    Hele diyalog yolunu seçip, iki tatlı lâfla ortamı yumuşatacağınıza, bu gereksiz inadınızı sürdürüp bir de sendikacıları tutuklattınız. Kamu Hizmeti Komisyonu binası halkın malıdır, halkın malından sendikacıları haneye tecavüzden tutuklatmakla ne geçti elinize?   

    Siz sınavları bir an önce yapmak istiyorsunuz da sendikacılar istemiyor mu? Sendikacılar bu sınavların yapılmasını hem de şeffaf, adaletli yapılmasını en az sizin kadar hatta sizden çok istemektedir.

    Kamu Hizmeti Komisyonu’nun 2005 öncesi gibi yönetilmesini arzu ediyorsanız, sözlü sınavlara geniş inisiyatif özgürlüğü arıyorsanız o hiç olmayacak artık. Geriye dönüş yok.

    Geçmişin sevilmeyen, nefret edilen, lanet gibi görülen ama son yıllarda bu imajdan kurtulan komisyonunu tartıştırarak yine antipatik yapmak mı istiyorsunuz? Sayenizde birçok kişinin geçmişteki tatsız anıları canlandı.

   Değdi mi yani 17 yıllık teamülü ortadan kaldırarak komisyonun ve kendinizin bu kadar kamuoyunda tartışılmasına? Bence değmedi, hiç değmedi.

 

 Haber Kıbrıs

Buradan Haber Kaynağına Ulaşabilirsiniz

 

 

[slide-anything id=’39937′]

Cevap Yaz